16 Mart 2019 Cumartesi

aklım sabun köpüğü.

"Sihirli düşlerden geçsem,
Bulur muyum yine kendimi?"

Bir gün bir asır gibi geliyor bazen. Sonra dönüp baktığımda ne kadar çabuk geçmiş zaman diyorum. Bu zaman algısı bana hep ilginç gelmiştir. Bazen saniyeler bile geçmek bilmezken, başka bir zaman saatlerin nasıl geçtiğini bile anlamıyorsun.

İnsanın hep, saatlerin nasıl geçtiğini bile anlamayacak bir hayatı olsa keşke.

"Keşke" kelimesini hiç sevmiyorum. İçinde sadece çaresizlik barındırıyor bence. Bir süredir bu kelimeyi çok fazla kullandığımı fark ettim geçenlerde. Cümleye her eklediğimde de rahatsızlık duyarak... Konuşurken kullanıyorsam, ses tonumdaki değişikliği, vurgudaki silikliği, içimde hissettiğim çaresizliği keşfettim kendimde. Yazarken kullanıyorsam, her seferinde yerine alternatif kelime aradığımı, anlatmak istediğim şeyi bu kelimeyi kullanmadan cümle yapısını değiştirerek nasıl anlatabileceğimi düşündüğümü ve sonunda umarsızca yine de kullandığımı fark ettim.

Hastalığımın ilerlediğini ve her geçen gün beni daha da ele geçirdiğini hissedebiliyorum. Sadece paniklemiyorum ilk seferde olduğu gibi. Süreci bilmenin rahatlığı belki de. Ayrıca kendi kendime yarattığım küçük bir dünyanın sınırları dışına da çok nadir çıkıyorum. Bazı "an"lar sadece. Bazı jest, bazı mimikler... ve bazı bakışlar... En kötüsü... Bendeki bu anlık değişimleri fark edecek kadar beni iyi tanıyan birinin var olma ihtimaline inanabilir miyim annem, babam bile anlayamıyorken birlikte vakit geçirdiğimiz zamanlarda? Zaten annem ve babam dışında da kimseyle görüşmüyorum. En azından bundan itina ile kaçınmaya çalışıyorum, zaman zaman mümkün olmasa da. Tam bir anhedoni ve avolisyon içerisindeyim. Ve bu beni bir parça bile rahatsız etmiyor. En ilginç olansa, huzursuzluğun içinde huzurlu hissetmem tarif bile edemeyeceğim bir şekilde. Ama bu his, ilaçların etkisi olabilir; emin olamıyorum.

Kendimden öyle uzaklaştım ki, sonunda kendimi kaybettim. İnsanın aradığı şeyin kendisi olması kadar korkunç ne olabilir hayatta? Hani bir metafor vardı karanlık bir odada siyah bir kedi aramakla ilgili... Ben o karanlık odadaki siyah kediyi arayan kişiyim. Üstelik kedi odada bile değil.

Yaşamam için ne olmasını beklediğimi bilmiyorum. Ama sonsuza kadar sürecekmiş gibi gelen bir bekleme halindeyim. En çok da kendimi bulduğumda tanıyamamaktan korkuyorum.
17 Ocak 2019 Perşembe

mübalağa değil.

Bir sahne var aklımda. Ankara'da belediye otobüsündeyiz. Ayakta.. Yanımızdan bir motor geçiyor. Kadın, arkadan adamın beline sarılmış. İkimiz de uzun uzun bakıyoruz motora. Sonra bana sarılıyor. Hiçbir şey konuşmamıza gerek olmayan bir sarılma.. Belki ikimizin de o motora bakarken düşündüğü şey aynıydı. Belki de çok farklı şeyler düşünmüştük. Tıpkı o sarılma anında olduğu gibi. Ama kesin olan bir şey vardı ki, ben onun dışında kimsenin yanında o kadar iyi bir insan olamadım. Ne öncesinde, ne de sonrasında... Kaybettiğime üzüldüğüm tek şey o iyi insan olma hali. Merhameti, şefkati içimde hissetmiş olmam. Birine gerçekten değer ver(ebil)miş olmam. İyiliğime tutunabildiğim tek şey. En azından kendime kıyasla iyi bir insandım onun yanında.

İyilik ya da kötülük hak edilen bir şey midir? Kötü davrandığım diğerleri bunu hak eden insanlar değildi ki. Peki iyilik motivasyonum neydi o halde?

İnsanları sevemiyorum. Kırılmaktan korktuğum için kaçtığımı sanıyorlar ama ben kırmaktan yorulduğum için kaçıyorum. Taş taşıyorum sanki göğüs kafesimin içinde kalp yerine. Hayvanlar dışında, hiçbir şeye karşı merhamet duygusu yok içimde. Bu, birilerine eziyet edebileceğim anlamına gelmiyor tabii ki, ama kimsenin acısını önemseyemiyorum. Birinin karşımda aşk acısı çekmesi ya da yalvarması bana çok anlamsız geliyor. Hiçbir şey ifade etmiyor. Bir insan, başka bir insana nasıl yalvarabiliyor, aklım almıyor. Gidersem ölecekmiş gibi acılar çekip yalvaran ne çok insan oldu hayatımda. Hepsi de hala hayatta. Aslında çektikleri acıyı önemsemememin asıl nedeni, bunun gerçek olabileceğine inanmamam. Hayatımda hiç böyle bir şey yaşamadığım için, hiç böyle hissetmediğim için her şey tiyatrodan ibaret geliyor bana. Birine yalvarmak nasıl bir şey bilmiyorum ben çünkü. Hiç kimse vazgeçilmez değildir. Kimse de aşk acısından ölmez. İnsanın acısının geçmesi için zamana ihtiyacı var sadece. Bunu bilerek nasıl o giderse ölecekmiş gibi davranabiliyor insanlar? Daha iyisini bulamayacak olma endişesinden mi acaba? Bilmiyorum. Çok merak ediyorum ama cevabını yaşamadan öğrenemem. Fazla kibirliyim sanırım. Çünkü hepsi çok aptalca geliyor bana. Aşık olduklarımı bile bıraktım ben. Bırakabildim. Bugüne kadar kimse "ayrılmak istiyorum" demedi bana, ama deseydi de "peki, sen bilirsin"den uzun bir cümle duyamazdı benden. Gitmek isteyen birini tutmaya çalışmak kadar saçma bir şey olamaz. Yetişkin, aklı başında bir insan kalmak isteyip istemediğine de karar verebilir. Seviyorsa kalır zaten. Gidiyorsa da bunun hesabını uzun uzun yapmıştır kafasında. Uzatmanın bir manası yok.

Uzun süredir kendimden nefret edecek bir nedenim yoktu. İnsanlardan uzaklaşmak, herkesle iletişimi kesmek bana çok iyi gelmişti. Ama illa "hayatıma gir, ağzıma sıç" diyen birileri çıkıyor karşıma ne kadar dirensem de. Uzun uzun anlatıyorum "bak ben böyle bir insanım, sonunda üzüleceksin" diye. Cool görünmek için söylediğimi düşünüp ciddiye almıyorlar sanırım. Hayır güzelim 80'ler Hollywood film karakteri değiliz, ben kendimi çok iyi tanıyorum. Kendimi tanıyacak çok boş vaktim oldu. Kendimi didiklemeyi çok severim. Şu an aşkından ölüp bittiğimi düşündüğüm birinin 10 gün sonra yüzünü bile görmek istemeyecek potansiyele sahibim. Ben ilişki insanı değilim. Ve bunu havalı görünmek için söylemiyorum.

Sonra üzülüyor biri.
Biri geçip karşıma ağlıyor.
Yalvarıyor biri "beni bırakma" diye.
Kendimden nefret edecek bir nedenim oluyor.

Kötü biri olmak istemiyorum. Kendi içimde kötü biri de değilim aslında. Ama birilerinin üzülmesine sebep olduğumda kötü biriymişim gibi hissediyorum kendimi. Sonra vicdanım yakamı bırakmıyor geceleri. Uyuyamıyorum. Uykusuzluktan beynim yavaşlıyor ama uyuyamıyorum.

Bu yüzden yaklaşmayın bana. Yakınlaşmayın.
Sevme yeteneğim, aynı yerde uzun süre kalabilme potansiyelim yok benim.
14 Kasım 2018 Çarşamba

Su gibi tan...

Kaç yıl geçti hatırlamıyorum. Seni düşündüğümde yüzünü bile hatırlamıyorum.
Hayatıma giren herkes üzerinde bir hak iddia edebiliyorum.
Oysa seninle kaç gün boyunca sevgiliydik onu bile hatırlamıyorum. Kaç defa seviştik? Kaç kez soktun dilini ağzımın içine, o kot altı dandik mekanda? Dudağımdaki piercingi çıkarttırmak için kaç defa erkeklik tasladın bana? Sahi bak senin burcun neydi, onu bile hatırlamıyorum.
Ama içime boşalan ilk erkek olduğunu, sorma gereği bile duymadığını, sanki dünyanın en doğal şeyiymiş gibi, bacaklarımın arasında vücudun kasıldıktan sonra bana sımsıkı sarılıp "seni seviyorum" dediğini... Sadece o görüntüyü unutamıyorum. Tek bir fotoğraf karesi gibi. Ya da birkaç fotoğraf karesi... Sesin bile neye benziyor, hatırlamıyorum oysa şimdi.
Üzerinde bir hak iddia edebiliyorum. Tıpkı sevmediğim diğer onlarca erkek gibi...
Özür dilerim gelemediğim için. Ya da daha dürüst ama daha acımasız olacaksam; özür dilerim gelmediğim için...
Taksim anıtının önünden ne zaman geçsem, beni orada beklediğin canlanıyor hayalimde. Pişmanlık bile duymuyorum.

Özür dilerim, kalbim olmadığı için...
4 Kasım 2018 Pazar

başladığım yerdeyim.

Kendi içime dönmekten, içime bakıp da gördüklerimden çok sıkıldım.
Bunu kim olarak yazıyorum? Ben miyim?
Uzun bir sessizlikten sonra, kendimi tutup sarsmamın zamanı gelmişti...
Kendime karşı nasıl dürüst olacağımı unuttum. Bir süredir hiç denemedim.
Neyin kaçışı bu ayrışma? Kendimi parçalara bölecek ne yaşadım ki bu haldeyim? 
Hiç ciddiye almadığım evliliğim bu kadar yıkıcı bir travma mıydı? Hayatım evlilikten öncesi ve evlilikten sonrası... Hayır yaşadığım travmayı inkar etmek niyetinde değilim. Ama neden şimdi? Bundan çok daha kötü zamanlarım olmuştu ve bir bütün olarak kalmayı başarabilmiştim. 
Bu ayrışmanın sebebi ne?
Her şey o kadar uzak ki. Bir o kadar da yakın. 
10 yıl önce -evet tam 10 yıl olmuş- beni bu çukurdan çıkarmaya çalışan insanları özlüyorum. 10 yıl önce yardım istemek daha kolaydı. Oksijenle temas ettikçe kalınlaştı kabuğum. 
Artık antidepresanlar için reçete yazdırmıya ihtiyaç duymuyorum. Aslında antidepresanlara da ihtiyaç duymuyorum ama neyin bir anlamı var ki zaten? 10 yılda bir arpa boyu bile yol alamamışım. İlerledim sanırken, olduğum yerde saymışım. Neyin bir anlamı kaldı ki? 
Çocukluğum, çocukluğumun mutsuzluğu karşımda duruyor. Kuzenim anne oldu. Sanki birlikte yaşamamışız gibi, belki de asıl istediği benim canımı yakmak değil, kendi geçmişini inkar etmekti. Artık hiçbir şeye kızamıyorum. Bunun bile hiçbir anlamı yok.
Gerçeklik duygusunu bu kez hiçbir madde etkisi altında değilken yitiriyorum. Ya da yitirdim, bilemiyorum. Geçmişim... İşte yine aynı şey. Bu benim geçmişim mi?
Kafamın içindeki hiçbir anı bana ait değilmiş gibi. Kafamın içine dolan yeni anıların hangisi benim? Ben yaşıyor muyum? 
Hayır, bunun tedavisi yok. Bir süre kış uykusuna yatmış olabilirim en fazla. Ya da spor formundaydım belki de. Optimum koşullar... Hampar Hoca bölüm başkanı olmuş.
Psikoloğum profesör olmuş. Hem de anabilim dalı başkanı. Ne kadar havalı değil mi?
Hala tedavisini bulamadığı hastalığı çözmeye çalışmak gibi idealleri var mıdır acaba? Adli tıp. Evet düşündüm üzerinde bunun. Çünkü adli tıp... Tecavüz vakalarına bakıyor. Bu kadar ayrı, bu kadar uzaktayken bile ne kadar içimde... O idealizminin nedeni empati yeteneği mi? Bu acıyı yüreğinde, bedeninin derinlerinde bir yerinde taşıyor mu? Ya da ruhunun... Sahi ruh neydi? Ruh diye bir şey var mı? Keşke büyük dayım yaşasaydı da anlamamı sağlasaydı ruh denen şeyin ne olduğunu.
Sadece kendi hayatımı sikip atmakla kalmadım, bir Nihan vakası daha yaşamak üzereyim. Ya da tam olarak içindeyim bu durumun. 
Nasıl başladı? Nerede ve ne zaman başladı? Hatırlayamıyorum bile...
3 ay öncesi bile 3 asır öncesiymiş gibi uzak. Zaman kavramım nasıl bu kadar yok olabiliyor?
Kendimi cezalandırmam ne zaman son bulacak? Acıdıkça, kanadıkça hep daha çok can yakıyorum. Oysa "ben kötü biri değilim" demeyi ne kadar çok isterdim. 
Bugüne kadar canını yaktığım herkesten toplu bir özür dileme şansım olsaydı... Tek tek uğraşamam.
17 yaşındayken ruh eşi saçmalığına inanırdım. Sahi ruhumun eşi yaşıyor mu hala? En son ne zaman konuştuğumu bile hatırlamıyorum. Doğum günüydü sanırım. Yeni sevgilisinin sürpriz partisinde. Tam 7 ay olmuş. 
Hiçbir duygu yok içimde. Hayır, bunun doğru olduğuna inanmak istemiyorum. İçimde bir yerlerdeler biliyorum. Hiç var olmamış biri bu hormonları salgılatabiliyorsa, o bensem, beynimin bunu yapma gücü varsa, o olmadan da başarabilmeliyim. 
Peki ben gerçek değilsem, yaşadıklarım da mı gerçek değil? Bu hisler... bu gülüşler... bu kıskançlık krizleri. Kime ait bu duygular? 
Gördüğüm sevginin, aşkın, tutkunun istikameti bile ben değilim ki... bir boşluk. 
İki boşluğun toplamı daha büyük bir boşluk eder mi?
Boşlukta bir organizmanın bir şeylere tutunma çabası... sürtünmesiz ortamda. Sürtünmesiz ortam mümkün müdür? Oysa tutunmaya çalıştığı şey, tutunduğunu sandığı şey daha büyük bir boşluktan başka bir şey değil.
Şimdi ben nasıl derim ona, bu duyguların hiçbiri aslında hiç varolmadı? Yok. Yani teorik olarak varlığı kanıtlanamaz. Ben yoksam, bu duygular da yok. Duygu ve düşünce arasındaki fark nedir? Ben bir düşünceden ibaretsem, duygularım da düşünceden ibaret olmak zorunda.
Neden yine aynı isim? Birbirine bu kadar zıt iki karakter. Aslında birçok yönden benzerlikleri de var. Anka kuşu mu? Yoksa kendi kuyruğunu yiyen yılan mı?
Bir doktor herkesin hayali midir?
Neyin travmasının ürünüsün sen Barış? Bunu ben yazdım.
Evet tedavisi yok. Sadece nasıl kontrol edeceğini öğreniyorsun. Önceden kontrolü senin elinde değilken, yıllar içerisinde ne zaman hangisi olacağını seçme özgürlüğüne erişiyorsun. Ya da bu yeteneği kendin kazanıyorsun, bilemiyorum. Böylesi daha az acı. Ama yine de acı.
Sonra bir de kabullenme durumu var tabii. Kendini paralamıyorsun neden ben benim diye. Çünkü hiçbir faydası yok. 
Hiçbir şeyin bir faydası yok. Hiçbir şeyin bir anlamı olmadığı gibi.
Her şey o kadar uzak, o kadar silik, o kadar bana ait değil ki... kendimden midem bulanıyor.
6 Ağustos 2018 Pazartesi

"IQ'lar eşit olmadıkça, insanlar eşit değildir."

Ben dahi değilim. Sen fazla aptalsın.

Neden düşük zeka seviyesi normal kabul ediliyor da, bunun üzerindekiler üstün zekalı sayılıyor? Olması gereken bu değil mi zaten? Yüksek zeka seviyesine sahip insanların varlığı, bunun özel bir durum olmadığının başlı başına kanıtı sayılmaz mı? Neden "normal" diye daha düşük olan zeka kabul ediliyor? Aptalları ayrıştırmamak için mi? Aptallar kendilerini ezik hissetmesinler diye mi? Peki bu bir gerizekalının, gerizekalı olduğu gerçeğini değiştiriyor mu? Hayır değiştirmiyor. O halde biraz yüksek zeka seviyesine sahip insanları neden ayrıştırıyorsunuz?

Zeka konusu, çok saçma kategorize edilmiş. En yüksek zeka referans alınmalı. Normal olan zeka buna göre hesaplanmalı. Tabii ki "normal" kelimesinin sözlük anlamını biliyorum, anlatmaya çalıştığım o değil. Yerine alternatif kelime arayamam şu anda. Anlatmak istediğim gayet açık. Defult değerin en yüksek değer üzerinden hesaplanması gerekiyor. Demek ki böyle bir zeka seviyesi var. Bunun insanların yüzde kaçında bulunduğunun ne önemi var ki?

Şimdi diyelim ki dünyadaki en yüksek zeka 100 birim olsun. Sen nasıl kalkıp da 20 birim normal zekadır diyebiliyorsun? 20 birim bildiğin gerizekalıdır.

Yani ben dahi değilim. Ben gayet normal zeka seviyesine sahip bir insanım. Ne atomu parçalamayı biliyorum, ne de kuantum fiziğinden anlarım. Olması gereken normal zeka seviyesi en az budur. Ben fazla zeki olduğum için uyumsuz değilim, siz fazla aptal olduğunuz için anlaşamıyoruz.

Yoksa kendime zeki bile diyemiyorum.
Sizin aptallığınız yüzünden ayrışıyoruz.
5 Temmuz 2018 Perşembe

"Umut, işkenceyi uzatır."

Birlikte Casablanca'yı kim bilir kaçıncı izleyişimizdi.. Her seferinde aynı sahnede kafasını çevirip bana bakıyordu. Plan yapmayı sevmeyen biri olmam, onun için anlaşılması güç bir mevzuydu çünkü. Öyle planlı programlı bir hayatı vardı ki, programında on dakikalık bir sarkma olması bile imkansızdı. Akşam 8'de görüşeceksek yelkovan tam 12'yi gösterdiğinde kapının önünde olurdu arabası.

Bense hayatım boyunca disiplinli biri olamamıştım. Böyle bir istek de duymamıştım aslında hiçbir zaman.

Bu filmi neden böyle delicesine sevdiğini bir türlü anlayamıyordum. Her seferinde daha fazla dikkatimi verip izlemeye çalışıyordum sebebini anlamak için, ama filmin ilk yarısından sonra konsantrasyonumu sağlamakta bile güçlük çekiyordum.

Oturduğu yerden kalkıp içki büfesine doğru birkaç adım attı. Bana bakıp tam bir şey soracakken, soracağı şeyden vazgeçip içkilerin durduğu vitrine doğru yürümeye devam etti. Evin içinde bile işten geldiği kıyafetleriyle oturmaktan hiçbir rahatsızlık duymuyordu. Jilet gibi ütülü pantolonu, gömleği ve ayna gibi cilalanmış iskarpinleriyle hiç sıkılmadan bütün gece oturabiliyordu. İşten geldiğinde yaptığı tek şey ceketini bir kenara atmak, belindeki silahı berjerin yanındaki sehpanın üzerine bırakmak ve gömleğinin kollarını kıvırmak oluyordu.

Öylesine disiplinli ve programlı bir hayatı vardı ki, bunu anlamsız buluyordum. Her sabah 6'da uyanıp, ormanlığın içindeki parkurda kilometrelerce koşardı. 7'de eve dönüp, duş aldıktan sonra, her sabah istisnasız 7 buçukta işe gitmek için evden çıkardı. Kendi işi olmasına rağmen saat tam 8'de masasının başında olurdu. Bir robot gibi programlanmış hayatında hiçbir sürprize, hiçbir planlanmamış ihtimale yer yoktu.

Böyle bir hayat beni boğardı. O bir sonraki adımında ne yapacağını bilmeden nefes bile alamazdı; aldığı nefeslerin bile günlük hesabını yaptığına dair büyük şüphelerim vardı. Bense bir sonraki adımı bilmenin hayatın bütün büyüsünü bozduğunu düşünüyordum.

Bu yüzden aynı filmi yüzlerce defa sıkılmadan izleyebiliyordu. Her repliği ezbere bildiği halde, aynı memnuniyetle televizyonun karşısında oturabiliyordu. Hayatından bir farkı yoktu aslında. Yaşadığı hayat da aynı filmi defalarca izlemesi gibi ezbere bildiği ve bu yüzden kendini güvende hissettiği bir sığınak gibiydi.

Bardan iki kadeh alıp, şarapların arasından özenle bir şişe seçerek mantarını açtı ve şarabı kadehlere boşalttı. Böylesine keskin yüz hatlarına ve sert mizaca sahip olmasına rağmen hareketleri öyle sakin ve zarifti ki dışarıdan bakıldığında içinde yaşadığı fırtınaları anlamak neredeyse imkansızdı. Gerekmedikçe konuşmaz, uzun cümleler kurmazdı. Bunun sebebi kendini ifade etme problemi olması değil, kelimelerin düşünceleri açıklamakta yeterli olmadığına inanmasıydı. Tek bir bakışıyla ne istediğini anlatabilme yeteneğine sahipti. Her daim öfkeli bakan gözleri, kendi dilini yaratmış ve bu dili de etrafındaki herkese çok doğal yöntemlerle öğretmişti.

Birbirimizden bu kadar farklı karakterlere sahip olmamıza rağmen, yine de kendimi onun yanında güvende hissediyordum. Yalan söylemenin gerekliliğini reddettiği için, bunu yapmaktansa cevap vermek istemediği soruları yanıtsız bırakmayı tercih ediyordu. Onu tanıdığım yıllar boyunca, herhangi birine söylediği tek bir yalana bile şahit olmamıştım. Dürüstlüğün bir erdem olduğunu düşünmüyordum. Bana kalırsa, dürüst olmamak bir eksiklikti. Ve onun bu konuda hiçbir eksiği yoktu.

En yakın arkadaşlarım tarafından hiçbir zaman sevilmemişti. Onu hep soğuk, aksi ve sinir bozucu buluyorlardı. Onun da arkadaşlarımla muhatap olmaya hiç hevesli görünmemesinin de payı vardı elbette bunda. Birlikte geçirdiğimiz zamanlar daha çok bir zorunluluktu. Nişanlar, nikahlar, bağış yemekleri.. Ben ilgisiz olduğum anlaşılmasın diye aptalca bir gülümseme yerleştiriyordum dudaklarıma, onunsa memnun görünmek gibi bir kaygısı hiç olmazdı.

Sonunda bütün arkadaşlarımdan teker teker uzaklaştım. Aradan geçen yıllar beni daha da yalnızlaştırdı. Herkesle iletişimi kopardım. Ne bir telefon numarası, ne bir adres bıraktım ardımda. Karşılaşabileceğimiz mekanların önünden bile geçmedim. Bunun için onu suçlayamam; tamamen bana ait bir karardı. Dikkatimi tek bir şeye yöneltmediğim sürece, aynı yerde aynı kişiyle kalmam imkansızdı.

İnce ve uzun parmaklarıyla şarap kadehine uzandı. İçmeye niyeti yokmuş gibi bir süre kadehteki şaraba daldı gözleri. Söylemek istediği bir şey varmış da, bir türlü doğru kelimeleri bir araya getiremiyormuş gibiydi. Ellerine baktım. Çok güzel elleri vardı. Gözüm bileğindeki saate kaydı. Bir an emin olmak için daha da dikkatli baktım. Saat gece yarısını geçmişti. Her gece tam 12'de yatan biri olduğu için, bu durumu bir an çok yadırgadım. Şarabından büyük bir yudum aldıktan sonra, sessiz ve sakin bir ses tonuyla sordu: "Benimle Abidjan'a gelir misin?"

Abidjan, benim için Kayra demekti. Abidjan benim unutmaya çalıştığım tüm geçmişim demekti. Canımı yakan, canını yaktığım, nefret ettiğim ve benden nefret eden tüm insanların küllerini üflediğim şehirdi Abidjan.

Şimdi elimde tuttuğum Abidjan biletine bakıyorum.
Gidersem geri dönmeyeceğimi biliyorum. Atlas Okyanusu'nun mezarım olacağını biliyorum. Çünkü ben hep Atlantik'te ölmeyi hayal ettim. Gidersem bunun intiharım olacağını biliyorum.
Yaklaşık 15 saat var uçağın kalkmasına.
15 saat, ölmeye karar vermek için çok uzun; yaşamaya karar vermek için çok kısa bir süre.

15 saat, geçmişimi affetmem için yetersiz bir zaman.
Umarım cesedimi balıklar yer.
4 Temmuz 2018 Çarşamba

Uyuyunca geçer.

“Hissedilerek söylenenler yalnız gelmezler. Önlerinde ve arkalarında bir sürü anlamsız cümle olur. Önemli olan hepsini elekten geçirip doğru olanları bulmaktır."

"Sensiz olamam" cümlesinden çok daha anlamlıdır "sensiz olmak istemiyorum" cümlesi. Birinde çaresizlik, acizlik; diğerinde kesin bir yargı var. Kendinden emin olma durumu, ne istediğini tam olarak bilme söz konusu.

Sensiz olmakla ilgili hiçbir düşünce yoktu oysa benim kafamda. Geldin oturdun yanıma, en sevdiğim içkiyi getirmişsin. Yanında en sevdiğim cips. Sana bakarken, aklımda "sensiz olmak istemiyorum" demek istediğim bir başkası.. Ben onsuz olmak istemediğim adamlara bile bunu söylemedim oysa.

Öyle umutlusun ki, midem bulanıyor.

"Anlat tek gecelik nasıl olur" minvalinde bir şeyler zırvalayan bir şarkı göndermişsin bana. Açıp dinlemedim. Yalan söyleyemem. Aslında kafamdaki bu değildi. Ama o saçma sapan, ayakları yere basmayan, çocukça sevincini görünce midem kasıldı. İçimdeki yüzlerce kötü karakterden biri esir aldı benliğimi. Sırf kalbini kırmak için durmadan konuştu bütün gece boyunca. Ben değildim o cümleleri kuran, ama tüm söylediklerinin arkasındayım. Şu anda hayal kırıklığına uğraman, ileride uğrayacağın hayal kırıklığından daha hafif olacaktır diye düşündüm; senin için.. Yani yine her şey senin iyiliğin için. Sen iyi ol, iyi kal diye ben kötüyüm. Hikayenin kötü kahramanı benim yani. Ve ayrıca seninle evcilik oynayacak ruh halinde de değildim. Yanımda uyumana bile tahammül edemezdim, üzgünüm.

Birkaç beddua etmişsin. İnançlı biri olsam kalbim kırılırdı. Hatta inançlı biri olsam "Köpeklerin duası kabul olsa gökten kemik yağardı" falan diye cevap verirdim sana. Ya da "Duanla mı yaşıyoruz, bedduanla ölelim" gibi Bağcılar jargonuyla bir mesaj bile atabilirdim varoşluğun dibine vurup. Ama hiçbir cevap yazmadım.

Tesadüfen bir kadın tanıdım bugün. Küçükken annesinin cinsel tacizlerine maruz kalmış. Seks bağımlısı. Çoklu kişilik bozukluğu var. Bilimsel adıyla Disosiyatif Kimlik Bozukluğu. Annesi tarafından cinsel istismara uğramış bir kız çocuğunu ilk defa duydum. Ama oturup ağladık birlikte. Bir sokak fahişesine benziyor. Her yeri estetikli. O kadar mide bulandırıcı görünüyordu ki, ancak yaşadığı hayatı anlayıp gözlerinin içine bakarak onun ruhunu görebilen kişiler ne kadar güzel olduğunu fark edebilirdi. Ruhunu gördüm. Çırılçıplak ruhunu gördüm gözlerinin içine bakınca. Öyle çok istedim ki ona sarılmayı, içime sokabilmeyi, içine girebilmeyi, onunla bir bütün olabilmeyi. 16 tane kişiliği varmış. Baş edemediğini söyledi. Hepsinin de birer adı var. Yorucu olmalı. Benim bir tanesi dışında hiçbirinin adı yok. İnsan iyileşmiyor. Sadece içindeki kişilikleri kontrol edebilmeyi öğreniyor en fazla. Önceden senden izinsiz seni ele geçirebiliyorken, sonrasında sadece sen izin verdiğinde ortaya çıkmalarını sağlayabiliyorsun. Bütün mesele bundan ibaret. Ve her vak'a bir deneysel çalışma hala. Bu yüzden psikiyatristler inatla bu hastalığı internetten araştırmanı istemiyorlar. Etkilenme diye okuduklarından.

Ne çok konuştum.
Bilirsin söylemek isteyip de söyleyemediğim cümleler biriktiğinde bu kadar çok konuşurum alakasız konulardan.

Birkaç gündür keyifsizim. Sana yaşattığım acıyla ilgili hiçbir şey hissedemiyorum. Vicdan ağacımda tek bir yaprak bile kımıldamıyor. Sakinleştiricilerin etkisinden diyorum kendi kendime. Yoksa insanlığımdan çok mu şey kaybettim senden sonra, senin yüzünden?

Baktım uzun uzun yüzüne, düşündüm o kadar da uzun olmayan bir süre yeniden; o kadar aptalsın ki, nefes almanın bile oksijen israfı olduğuna inanıyorum. Ben zeki adamları da terk ettim oysa. Ama kimseden utanmadım. En çirkinini bile utanmadım hayatıma soktuğum için. Sen bambaşka bir şeysin. Anlatmak istiyorum. Sıkılana kadar konuşmak istiyorum bu konuyla ilgili. Gözlerinin içine baka baka nasıl bu kadar aptal olabildiğini sormak istiyorum sana. Ama yapamıyorum.

Yapamadım.

O vicdan ağacım vardı işte sulayıp yeşerttiğim. Kesemedim onun dek bir dalını bile. Kıyamadım.

Oysa yıllar önce yapmıştım bu kötülüğü de bir başkasına. Öyle ağır cümleler kurmuştum ki, hayatı boyunca bir daha kimseden böyle iğrenç laflar duyduğunu sanmıyorum. Özgüvenini öyle yerle bir etmiş, öyle acımasız cümlelerle kanatmıştım ki yüreğini; bana özür dileme fırsatı verdiğinde bile karşısına geçip özür dilememiştim. Üstelik hiçbir vicdan azabı da duymamıştım bu konuda uzun süre. Beni affettiğini söyleyene kadar üzerinde düşünmemiştim bile. İyileşmeye çalışırken gelmişti birkaç kez aklıma. O ve ondan önce kimin canını yaktıysam.. Her gece yatmadan önce mütemadiyen özür diledim onlardan gözlerimi kapatıp. Umarım affetmemişlerdir! Şimdi biri 33, diğeri 35 yaşında iki güzel kadın. İkisinin de hayatında hiç kimse olmadı benden sonra. Bunun ağırlığı bile kamburumu çıkarmaya yetiyorken, bir de seninkini üstlenemem.

Keşke okusan. Keşke anlasan senden bahsettiğimi.
İşte o kadar aptalsın ki,
okusan bile üzerine alınmazsın yazdıklarımı.

Birkaç gündür telefonum ısrarla aranıyor tanımadığım numaralar tarafından. Ben de ısrarla açmıyorum. Beni tanıyan biri olsa, rehberimde kayıtlı olmayan numaraları açmadığımı bilirdi zaten. Merak bile duymuyorum kimin aradığına dair. Ama hayatımda merak ettiğim biri var. Herkesi delicesine bezdirmeye çalışırken, herkesin sabrını son damlasına kadar zorlarken; onunla öylesine uysalım ki meydan okuma gereği bile duymuyorum. Bana meydan okumasını isterken herkesin, o öylesine doğal meydan okumuyor ki, sanırsın ilkokuldaki iki sıra arkadaşıyız. Hiç zorlanmadan iletişim kurabilmek, yormadan, yorulmadan anlaşabilmek, yanında huzurlu hissetmek öyle iyi geliyor ki huzursuz ruhuma. Gülüşü aklıma gelince, geçmişimi yakmak istiyorum.

İşte bütün bu boş yere kurulmuş cümleler, sadece bir önceki cümleyi yazıp, yüksek sesle okuyabilmek içindi.

Tek bir cümleyle de anlatabilirdim oysa:
"özlediğim biri var.."

Ve konunun seninle hiçbir ilgisi yok.