9 Haziran 2018 Cumartesi

Oturabilirsin.

Hep söylemişimdir..
Kim bilir bazıları okumuştur, bazıları okumamış.
Bazıları anlamıştır,
Çoğu anlamamış..

Acı doruğa ulaştığında,
acıyı hissetmez insan.

En dayanılmaz acıyı, dayanılır kılan budur işte.

Canın öylesine yanar ki,
böylesine bir acının var olmadığına inanmak tek çarendir.

Acıyı kabullenmek, onu yaşamayı da göze alabilmek demektir.

Oysa onu yok saymak,
Dudaklarını kanatırcasına ısırırken, "Acımadı ki" demek çocukça bir gururla..

-Ki gurur ve kibir aslında eş anlamlıdır;
lakin biz farklı anlamlar yükleriz bu iki kelimeye-

Belki gururdan,
kim bilir belki de kibirden acımaz canım.

Belki de ben "bel" diye bir kökün varlığına inanamadığımdan daha çabuk kabullendim bu kuraldışı kelimeyi "oysaki"den.

Oysaki..

Acıyı ezbere biliyordum, sıfır aldığım tüm sözlülerde.

oysa dünya, materyalistti..

Platonik aşk; kolaya kaçmaktır.
Sadece, gerçek aşkı yaşamaya cesareti olmayanların uydurduğu bir şeydir.

Platonik aşk, korkaklıktan başka bir şey değildir.

Karşısındakini tanımaya bile gerek duymaz,
Çocukluğunda "kırmızı başlıklı kız" masalı dinlemiş herhangi birinin bile sahip olabileceği kadar hayal gücü yeterlidir.

Platonik aşk, "idealist"tir.
6 Haziran 2018 Çarşamba

"İlk taşı günahsız olan atsın"

Bu dünyadaki en büyük paradoks, kendinden kaçabilmek için, kendine doğru koşmak zorunda olmaktır.

Yanılıyor olmak isterdim. İnsanlar hakkında yanılıyor olmak.. Neden büyük bir çoğunluk gibi kendimi kandırmayı beceremiyorum ki ben? Kimseyi sevebileceğim kadar tanımak istemiyorum.

"Kimseyi yalan söylediğini anlayacak kadar tanımak istemiyorum" demiş Tezer Özlü de.

Aslında birinin yalan söyleyip söylemediğini anlamak için onu tanımama da gerek yok. Ben "insan"ı tanıyorum. İnsan doğasını biliyorum. Hayatım boyunca herkesten daha fazla insan doğası üzerine kafa patlattım çünkü. Tek düşündüğüm/düşünebildiğim buydu.

5 yaşında okumayı öğrendim.

Bir gün, "Oku bakalım ne yazıyor burada?" diye kitaplıktan rastgele bir kitap göstermişti birisi. Kitabı kimin gösterdiği kati'yen aklımda değil; ama okuyabildiğimi kanıtlamak için yüksek sesle söylediğim o cümle sanki dün gibi aklımda.

"İnsan ne ile yaşar?"

Beynime büyük harflerle kazınmış bir cümle.. O günden sonra her an bunu düşündüm. İnsan neyle yaşıyordu? Nasıl yaşıyordu? Neden yaşıyordu? İnsanları gözlemlemek, onların hayatını tahmin etmek çocukluğumda en sevdiğim oyunlardan biriydi. Mesela nasıl bir evde yaşıyorlardı, anneleri-babaları, çocukları nasıl insanlardı? Evden çıkarken vedalaşıp, eve girince selamlaşıyorlar mıydı? Kendi kendime hayatlarının nasıl olduğunu tahmin etmeye çalışırdım. Büyüdükçe gözlem yeteneğim de gelişti. Kimsenin dikkat bile etmediği detaylar, benim için o insanın iç dünyasına giriş anahtarı demekti.

En nihayetinde, "şeytan ayrıntıda gizlidir."

Bir insanı gerçekten tanımak istiyorsan, gösterdiklerinden çok göstermediklerine bakman gerekir. Çünkü herkes, karşısındakine sadece göstermek istediği kadarını gösterir. Asıl gerçek, göstermediği kısımdadır. İzlendiğini bilmediği anda kendisi olabilir insan.

Birinin yalan söyleyip söylemediğini anlamak için, adını bile bilmeme gerek yok.
"İnsan", yalan söyler. Her koşulda, herkes yalan söyleyebilir. Asıl mesele bu yalana inanıp inanmayacağına karar vermektir. Çünkü ortada bir yalan varsa, beynin sana en az acı verecek olanı doğru kabul etmeye programlanmıştır. Gerçekler acıdır. Zehir gibi yakar içini. İşte bu yüzden, daha tatlı olan yalana inanmaya meyillidir insan. Aslında ortada kandırılma falan yok. Bir kandırılma varsa da, bu ancak kendi kendisini kandırmasıdır insanın..

"İnsan ne ile yaşar?"

İnsan, yalanla yaşar. Başkalarına söylediği yalanlarla, ama en çok da kendine söylediği yalanlarla.

İnsan hayatı, ana rahminden kan, plasenta ve dışkıyla çıktığını inkar ederek "nur topu gibi" bir yalanla başlar, ve tabuta girdiğinde, camiden çıkan ve adını bile bilmeyen ahalinin "nasıl bilirdiniz?" sorusuna, "iyi bilirdik" yalanıyla son bulur.

Hayat başlı başına bir yalan silsilesidir.
Hayatın kendisi koskoca bir yalandır.

Keşke, yalanlara inanabilecek kadar dürüst olabilseydim.


31 Mayıs 2018 Perşembe

Hello?

"Ben kötü bir insanım. Üstelik farkındayım ve bu beni daha da kötü yapar."

Keşke zihnimi bir anda durdurabilecek bir düğme olsaydı, ya da yuttuğumda her şeyi unutturabilecek bir hap..

Bir zamanlar, bunu yapabileceğine inandığım için (ya da yaptığına kendimi ikna ettiğim için) çok fazla hap yutmuştum. Ama hepsi büyük bir yanılgıydı..

Tıpkı, serotonin ihtiyacımı karşılayacağını varsaydığım anti-depresan'lar gibi.

Aslında hiçbir şey mutsuzluğa çare değildi.

Mutluluktan havalara uçmak falan da istemiyordum; bütün çabam, normal mutluluk seviyesine ulaşabilmek içindi oysaki..

Sonra bir zaman, mutsuzluğun belki de benim alın yazım olduğuna inanmaya başladım. Belki de lanetlenmiştim. Belki önceki hayatımın günahlarını çekiyordum.

İlla ki bir şeyler için cezalandırılıyor olmam gerekirdi ki, Tanrı'ya inanabileyim.

Yoksa, adımı bile yazmayı bilemeyecek bir yaşta, böylesine büyük bir cezaya çarptırılmamın başka bir açıklaması olamazdı. Bu, Tanrı'yı kötü kılardı, ve benim Tanrı'nın adalet sistemine güvenmeye ihtiyacım vardı.

Nasıl bir kısırdöngü?

En nihayetinde, beni böylesine acımasız bir cezaya çarptırdığına göre, bir şeyleri yanlış yapmış olmalıydım. Bembeyaz bir kağıtken, beni simsiyah bir mürekkebe bulayanların da cezasını çekeceğine inanmamın tek yolu buydu.

Kısırdöngü.
Bir çıkmaz sokak.
Cevapsız bir soru.

Hayatımı daha en başında çalanların cezasını çekeceğine inanmamın tek yolu, benim de başka bir hayatın cezasını çektiğime inanmamdan geçiyordu. Aksi halde tüm yollar, nihilizme çıkardı. O kadar da güçlü değildim. O kadar cesur değildim. Eğer adaleti sağlayacak ilahi bir güç yoksa, bu durumda katil olmam gerekirdi..

Oysa çok kez düşünmüştüm o kara mürekkebi taşıyan eli satırla kesmeyi. Uykusunda nefessiz kalana kadar yüzüne bastırdığım yastık için harcamam gereken gücü.. Yıllar önce, bir belediye otobüsünde karşılaştığımızda, tesadüfen (kader cilveleri sever ya) yanyana koltuklarda denk geldiğimizde, nasıl vücudumdaki bütün kasların gerildiğini ve ondan nefret ettiğim halde, nasıl dişlerimi sıkarak onunla konuşmak zorunda olduğumu, bana "Sen evcimen birisin" derken, ona neden evcimen biri olmak zorunda kaldığımı gırtlağını keserken anlattığımı çok kez düşünmüştüm. Evet kastettiği bu değildi. Kastettiği, evcimenliğim değil; itaatkarlığımdı. Ama artık bir yetişkindim. Ona karşı koyabilecek gücüm vardı. Ve karşı koymalıydım da. Neden karşı koymadığımı, asla ne o, ne de bir başkası anlayabilirdi. Bunu ben bile anlamamıştım, bu konuda uzman bir psikiyatristle görüşene kadar. Ondan nefret etmem gerektiğini söylüyordu; ama ben bunu bile yapamıyordum.

Stockholm sendromu.

Sadece kaçıran ve kaçırılan arasında olan bir şey değildi bu. Bir metafor vardı burada. Asıl mesele kaçırılmak değildi.

Tedavisi mümkün müydü? Muhtemelen değildi.
Muhtemelen değil..

Yoksa, ne zaman sesini yükselten buyurgan birini görsem, bir köle gibi buyruklarını yerine getirmek zorundaymışım gibi hissetmezdim kendimi.

İşte bana yaptığı buydu.
Ve ben onun kızının yemek davetini kabul ediyorum şimdi; sanki hiçbir şey olmamış gibi. Sanki babası günahkar değilmiş gibi.. Ona "Eline sağlık; hayatımı siktin" demek yerine, kızına "Eline sağlık, yemekler çok güzeldi" diyeceğim.

Bu bir şeylerin cezası olmalı.
İlla ki, Tanrı'ya inanmalıyım.
Aksi takdirde, yaşayamazdım.



Mukadderat.

Ben seni sevmeyi hiçbir zaman bırakmadım.
Sen buna inanmaktan vazgeçtin..

Hiç düşündün mü?

Bir baraj gölü gibiyim,
kollarına setler çekilmiş..
Düşünsene,
bıraksalar gürül gürül akacağım
ama birikiyor içimde..
Ağzıma kadar doluyum.

Elektriklerin kesilse..
bu enerji gerekli sana.
Anlıyorum, biriktiriyorsun.
Arıtıp kullanacaksın yağmur sandığın gözyaşlarımı makarna haşlamak için.
Anlıyorum,
ihtiyacın var.

Kuraklık geçti sandığın şey,
düşünsene benim acımın rafinesi.

Senin o yağmur sandığın,
düşünsene benim göz yaşım..

empati hala tedavülde mi?

Tanrı'nın en büyük hatası, insanları yaratmak olmuştur. Belki de hala kusursuz insanı yaratabilmek için uğraşıyordur. Bütün doğumlar o kusursuz insanı yaratabilmek içindir belki de. Düşünsene, koskoca Tanrı'sın; bu kadar muhteşem bir evren yaratmışsın; yıldızlar, gezegenler, galaksiler.. Her şey müthiş bir uyum içerisinde. Gündüz-gece, iklimler, böylesine büyüleyici bir denge. Sonra mikro boyutta farklı şahanelikler.. Ama sıra insanı yaratmaya geldiğinde koskoca bir fiyasko. Dev gibi bir hayal kırıklığı. Gerçekten bazen üzerinde çok düşünüyorum, madem böylesi akıl almaz güzellikte bir evreni yaratabiliyorsun da, neden olmamışız biz; neden yapamamışsın? Şu ahengin, şu büyüleyici düzenin ardındaki sır her neyse; insanları tasarlarken büyük bir gaflete düşmüş olmalı. Belki o da büyük bir hayal kırıklığı içerisindedir. Çünkü insanlar koskoca bir hayal kırıklığından başka bir şey değiller.

Bi kere sevmeyi bilmiyoruz. Kim ne derse desin, söz konusu sevgi olduğunda sınıfta kalırız. Tabi ki herkes birilerini sevdiğini iddia edecektir. Sen seviyorsun, ben seviyorum, Ali seviyor, Ayşe seviyor. Evet bireysel olarak hepimiz adeta bir Romeo, resmen bir Juliet'iz. Ama biraz uzaklaşıp baksana bi dışarıdan. İnsanların geneline bak. İnsanlar birbirini sevmiyor. Yani insanlar, insanları sevmiyor. İnsan olduğu için sevmiyor kimse. Anneni seviyorsun, babanı seviyorsun, birkaç arkadaşını, sevgilini, karını, kocanı, çocuğunu.. Yani sadece sevmek zorunda olduğun kişileri. Sadece onlara karşı anlayışlısın, sadece onlara karşı şefkatli, merhametli. Hayatındaki belli başlı insanlar dışında hiç kimseye karşı merhamet duymuyorsun. Diğer insanlara karşı empati yapmıyorsun/yapamıyorsun. Tanımadığın birine karşı önyargısız olamıyorsun. Yargılıyorsun, yadırgıyorsun, aşağılıyorsun, küçük görüyorsun. İkinci tekil şahıs kullanıyorum diye, senden bahsetmiyorum elbette. Yani insanlar olarak hepimiz böyleyiz. Teker teker ele alındığımızda hepimiz iyi insanlarız belki de, ama toplamımızdan iyi bir insanlık çıkmıyor işte. Acımasızız, nankörüz, sadakatsiz ve vefasızız. Tanıdıklarımıza gösterdiğimiz töleransı bile tanımadığımız insanlara karşı gösteremiyoruz..

Ne acı..