31 Mayıs 2018 Perşembe

Hello?

"Ben kötü bir insanım. Üstelik farkındayım ve bu beni daha da kötü yapar."

Keşke zihnimi bir anda durdurabilecek bir düğme olsaydı, ya da yuttuğumda her şeyi unutturabilecek bir hap..

Bir zamanlar, bunu yapabileceğine inandığım için (ya da yaptığına kendimi ikna ettiğim için) çok fazla hap yutmuştum. Ama hepsi büyük bir yanılgıydı..

Tıpkı, serotonin ihtiyacımı karşılayacağını varsaydığım anti-depresan'lar gibi.

Aslında hiçbir şey mutsuzluğa çare değildi.

Mutluluktan havalara uçmak falan da istemiyordum; bütün çabam, normal mutluluk seviyesine ulaşabilmek içindi oysaki..

Sonra bir zaman, mutsuzluğun belki de benim alın yazım olduğuna inanmaya başladım. Belki de lanetlenmiştim. Belki önceki hayatımın günahlarını çekiyordum.

İlla ki bir şeyler için cezalandırılıyor olmam gerekirdi ki, Tanrı'ya inanabileyim.

Yoksa, adımı bile yazmayı bilemeyecek bir yaşta, böylesine büyük bir cezaya çarptırılmamın başka bir açıklaması olamazdı. Bu, Tanrı'yı kötü kılardı, ve benim Tanrı'nın adalet sistemine güvenmeye ihtiyacım vardı.

Nasıl bir kısırdöngü?

En nihayetinde, beni böylesine acımasız bir cezaya çarptırdığına göre, bir şeyleri yanlış yapmış olmalıydım. Bembeyaz bir kağıtken, beni simsiyah bir mürekkebe bulayanların da cezasını çekeceğine inanmamın tek yolu buydu.

Kısırdöngü.
Bir çıkmaz sokak.
Cevapsız bir soru.

Hayatımı daha en başında çalanların cezasını çekeceğine inanmamın tek yolu, benim de başka bir hayatın cezasını çektiğime inanmamdan geçiyordu. Aksi halde tüm yollar, nihilizme çıkardı. O kadar da güçlü değildim. O kadar cesur değildim. Eğer adaleti sağlayacak ilahi bir güç yoksa, bu durumda katil olmam gerekirdi..

Oysa çok kez düşünmüştüm o kara mürekkebi taşıyan eli satırla kesmeyi. Uykusunda nefessiz kalana kadar yüzüne bastırdığım yastık için harcamam gereken gücü.. Yıllar önce, bir belediye otobüsünde karşılaştığımızda, tesadüfen (kader cilveleri sever ya) yanyana koltuklarda denk geldiğimizde, nasıl vücudumdaki bütün kasların gerildiğini ve ondan nefret ettiğim halde, nasıl dişlerimi sıkarak onunla konuşmak zorunda olduğumu, bana "Sen evcimen birisin" derken, ona neden evcimen biri olmak zorunda kaldığımı gırtlağını keserken anlattığımı çok kez düşünmüştüm. Evet kastettiği bu değildi. Kastettiği, evcimenliğim değil; itaatkarlığımdı. Ama artık bir yetişkindim. Ona karşı koyabilecek gücüm vardı. Ve karşı koymalıydım da. Neden karşı koymadığımı, asla ne o, ne de bir başkası anlayabilirdi. Bunu ben bile anlamamıştım, bu konuda uzman bir psikiyatristle görüşene kadar. Ondan nefret etmem gerektiğini söylüyordu; ama ben bunu bile yapamıyordum.

Stockholm sendromu.

Sadece kaçıran ve kaçırılan arasında olan bir şey değildi bu. Bir metafor vardı burada. Asıl mesele kaçırılmak değildi.

Tedavisi mümkün müydü? Muhtemelen değildi.
Muhtemelen değil..

Yoksa, ne zaman sesini yükselten buyurgan birini görsem, bir köle gibi buyruklarını yerine getirmek zorundaymışım gibi hissetmezdim kendimi.

İşte bana yaptığı buydu.
Ve ben onun kızının yemek davetini kabul ediyorum şimdi; sanki hiçbir şey olmamış gibi. Sanki babası günahkar değilmiş gibi.. Ona "Eline sağlık; hayatımı siktin" demek yerine, kızına "Eline sağlık, yemekler çok güzeldi" diyeceğim.

Bu bir şeylerin cezası olmalı.
İlla ki, Tanrı'ya inanmalıyım.
Aksi takdirde, yaşayamazdım.